Atatürk Milliyetçiliği Felsefesine Giriş [ Sayfa 2 ]
12. Başlangıç'ta "Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve Onun İnkılap ve İlkeleri doğrultusunda", "ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ, ilke ve inkılapları", vs., ifadesine yer verilmiştir. Burada temel sorun, kısacası Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik ve Onun İnkılap ve İlkelerinin, mesela Marksizm-Leninizm, Faşizm, Nazizim, Maoizm. Vs. gibi bir ideoloji olmadığının ortaya konulmasıdır. Gerçekten, yukarıda da belirtildiği üzere, "Atatürkçülük" diye bir ideoloji varsa o zaman Türkiye Cumhuriyeti Devletinin "...demokratik...hukuk devleti" olması mümkün değildir. Gerçekten "Atatürkçülük" veya "Kemâlizm" adında bir ideoloji veya ideolojik düşünceler sistemi yoktur. Maalesef, burada, "ideoloji" ile "ideal" kavramları karıştırılmıştır. Oysa ideoloji başka şeydir, ideal başka şeydir. İki kavramın karıştırılmaması gerekmektedir. Liberal-demokratik bir toplum/hukuk/devlet düzeninde devletin ideolojisi olmaz, devletin sadece idealleri olabilir. Atatürk inkılap ve ilkeleri, 1924 Anayasası'nda ifadesini bulan Atatürk'ün millet, Türk ve Türklük anlayışı, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir ideolojisi değildir, tersine niteliği demokratik...hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve bu devletin halkının sadece ulaşmayı özlediği ülküleri, idealleridir.(sayfa 87)
Kaynak;
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Fikrî Temelleri- Prof. Dr. Zeki Hafızoğulları(1938 - )-ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ BAŞKANLIĞI YAYINLARI-273 SAYI
13. Sayın tanrikut1071
"Atatürk Milliyetçiliği" kavramı ile "Türk Milliyetçiliği" kavramı aynı şeydir. Sizin bu kavramdan algıladığınız, CHP'sinin bu kavramı yorumlama şeklidir. Ben CHP'sinin sayfasından bile bu terimin anlamına bakmadım. Ben Sosyal Demokrat falan değilim.
Terimin anlamının felsefi bir yorumu vardır ve yoruma açıktır.
Ben Atatürk Milliyetçiliğinden ne anladığımı sorarsanız. Atatürk, Türk'ün atasıdır ve en büyük Türk Atatürktür. Yaşam tarzı ve düşünceleriyle ortada bir Türk vardır. Türk Milletinin tarihi Atatürk'ten önce ve sonra olarak algılıyorum. Atatürkle Türk Milleti bir felsefeye kavuşmuştur.
Sen bir Çin'liye Konfüçyüs Milliyetçiliği dersen gocunmaz. Çinli demek konfüçyus demektir.
"Atatürk Milliyetçiliği" kavramını bir ideoloji olarak değil, bir ideal olarak algılıyorum.
Daha öncede size Genelkurmay Başkanlığının ve Devletin, Anayasanın resmi görüşleri olduğunu söylemiştim. Bu makamları rahatsız etmeyen bir kelime sizi neden rahatsız ediyor.
Son olarak benim Atatürk Milliyetçiliğinden anladığım kelimenin geniş anlamıdır, felsefi bir yaklaşım tarzıdır.
Siz kelimeyi dar anlamıyla anladığınız için yadırgıyorsunuz. Sosyal Demokrat diyorsunuz. O zaman Genelkurmya da CHP'li sizin mantığınıza göre. Demekki kelimeyi daha geniş ve felsefi anlamıyla düşünmek gerekiyor. bu kadar kurumun hatalı sizin doğru düşündüğünüzü düşünmektense, acaba ben mi hatalı düşünüyorum diye düşünmeniz gerekiyor.
Atatürk'ün Irkçı olmadığı konusunda mutabakata varmamız güzel.
Irk ve Soy kelimeleri eş anlamlıdır. Ben soy kelimesini kullanmayı tercih ediyorum.
Saygılarımla.
14. Başlığa katkı amacıyla bu yazıyı da ilave etmek istedim.
ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN TEMEL TAŞLARI-Ord. Prof. Reşet KAYNAR
Gerçek olan şudur ki Atatürk milliyetçiliğinin temel taşı, Türk halkının ve ülkesinin bütünlüğüdür. Bu halk(ulusal ant) Misak-i Millî ile ulusal kurtuluş savaşını kazanan ve Türkiye Cumhuriyetini kuran halktır. Bu nitelik onu ırkçılıktan ayıran bir özellik taşır. Bu halk, başarının bölücülükte değil, ülke ve ulus bütünlüğünde olduğuna inanan halktır. Atatürk, bu hususu el yazıları ile belgelemiştir. Bu el yazıları Prof. Afet İnan'ın "Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazıları" adlı kitabının belgeler kısmındadır. Bu konuda Atatürk şöyle der :
"Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. Millet sözünden ne anlaşılır? Millet neye derler sualine bugünkü, asrî telakkilere mutabık fennî bir tarif yapabilmek için yürüttüğümüz münakaşayı kâfi görelim. Onun üzerine bir lâhza durup düşünelim; bugün Türk Cumhuriyetini kurmuş olan Türk Milleti'ni mütalaa ederken bulduğumuz şartları, tekrar gözden geçirelim :
a. Siyasî varlığımız haricinde, başka ellerde, başka siyasi zümrelerle, isteyerek veya istemeyerek teşriki mükadderat etmiş, bizimle dil, ırk, menşe birliğine mâlik ve hattâ yakın uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk cemaatleri vardır. Tarihi bir hadisenin neticesi olan bu hâl, Türk Milleti için elim bir hâtıradır. Fakat Türk Milletinin Tarihen ve İlmen teşekkülündeki asaleti, tesanüdü asla haleldâr edemez.
b. Bugünkü Türk Milleti siyasî ve içtimâî camiası içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, Birkaç düşman âleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü, bu Millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.
Ayrı ve birçok topluluklara (Cemiyetlere) mâlik olduklarını iddia etmiş ve bu yüzden Türklerle birleşip bir millet teşkil etmemiş olan Araplar- hem de dinlerini kabul ettiğimiz halde- acaba bugünkü esaretlerinden memnun mudurlar?
c. Bugün içimizde bulunan hıristiyan, musevî vatandaşlar, mukadderat ve talihlerini Türk Milletine vicdanî arzularıyla rapt ettikten sonra kendilerine yan gözle yabancı nazariyle bakılmak, medeni Türk Milletinin asîl ahlâkından beklenebilir mi?
Milletin umumî tarihi: Bundan sonra, müşterek milli fikrin, ahlâkın, hissin, heyecanın hâtıra ve an'anelerinin millet efradında meydana gelmesini ve kökleşmesini temin eden müşterek mazinin, birlikte yapılmış tarihin, vicdanları ve zihinleri doğrudan doğruya birleştiren müşterek dilin, milletlerin teşekkülünde en mühim âmiller olduğunu bir defa daha kaydettikten sonra millet hakkında, ikinci derecede unsurları kâle almayarak mümkün olduğu kadar her millete uyabilecek bir tarifi biz de alalım:
(1) Zengin bir hâtıra mirasına sahip bulunan,
(2) Beraber yaşama hususunda müşterek arzu ve muvaffakate sahip olan,
(3) Ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden vücuda gelen cemiyete millet namı verilir.
Bu tarif tetkik olunursa bir milleti teşkil eden insanların rabıtalarındaki kıymet, kuvvet ve vicdan hürriyetleriyle insanî hisse gösterilen riayet, kendiliğinden anlaşılır;
Filhakika, maziden müşterek zafer ve yeis mirası;
İstikbalde tahakkuk ettirilecek aynı program;
Beraber sevilmiş olmak, beraber aynı ümitleri beslemiş olmak;
Bunlar elbette bugünün medeni zihniyetinde diğer hertürlü şartların fevkinde mâna ve şümûl alır.
(Ayrı ve birçok topluluklar diye başlayan ve kitabın ek kısmında Atatürk'ün el yazıları ile yazılmış ve MEMNUN MUDURLAR kelimesiyle biten cümle kitabın metin kısmına alınmamıştır.)
Bir millet teşekkül ettikten sonra, efradının devlet hayatında, iktisadi ve fikrî hayatta müştereken çalışmak sayesinde vücuda gelen milli harsta(KÜLTÜR) şüphesiz milletin her ferdinin çalışma hissesi, iştiraki, hakkı vardır. Buna nazaran bir harstan olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir, dersek milletin en kısa tarifini yapmış oluruz.
Bundan evvel tespit ettiğimiz tariften mülhem olarak diyebiliriz ki; milliyet meselesi ferdî ve müşterek hürriyet meselesidir.
Milliyet prensibi: Bir milletin, diğer milletlere nisbetle tabiî veya mükteseb hususî karakterler sahibi olması, diğer milletlerden farklı bir uzviyet teşkil etmesi, ekseriya onlardan ayrı olarak onlara muvazi inkişafa sahip bulunması keyfiyetine milliyet prensibi denir.
"Bu prensibe göre, her fert ve her millet kendi hakkında hüsnüniyet, topraklarına bizzat kayıtsız tesahüb talep etmek hakkına ve hürrriyetine mâliktir.
Bu düstur, bize hangi milletlerin hür, hangilerinin hürriyetten şu veya bu şekilde mahrum olduklarını, yani millet namını taşımaya lâyık olmadıklarını kolaylıkla gösterir."(sayfa 33)
Ord. Prof. Reşet KAYNAR
Alınan Kaynak:Atatürkçülük- 2.cilt- Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları:325-Milli Eğitim Basımevi- Genel Kurmay Başkanlığınca Hazırlanmıştır.
Not: Hocamız makalesinin geri kalan kısımlarında "Atatürkçü halkçılık,Atatürk milliyetçiliği,Atatürkçü laiklik, Atatürkçü devletçilik" gibi deyimleri kullanmıştır.Atatürk Milliyetçiliği deyiminin ilk kullanılış hallerini göstermesi açısından not düştüm.
15. "Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki ona kayıtsız kalanları yakar mahveder" Mustafa Kemal Paşa...
Ortaçağda medeniyet ateşi "din esası"na göre örgütlenme idi. Osmanlı Devleti din esasına göre örgütlenmeyi hakkaniyeti ile uyguladığı için medeniyet ateşi ondaydı, medeniyet ateşine kayıtsız kalanları yaktı mahvetti.
Yeni çağda ise medeniyet ateşi "millet esası"na göre idi. Osmanlı bir milleti temel alıp medeniyet ateşini gögüslüyemedi, eski medeniyet olan ümmetçi bir anlayışla yani "din esası"na göre örgütlenmeyle ayakta durmaya çalıştı. Ama aynı medeniyet ateşi bu sefer onu yaktı mahvetti. Medeniyeti anlayamamak bilememek mahvolmaktır. Bu gün Irak ve Ortadoğu yanıp kavruluyorsa medeniyet ateşine kayıtsız olmasındandır. Ya laik demokratik "millet esası"na dayalı rejimler kurarlar ya da mahvolur giderler.
Genç Türkiye Cumhuriyeti Türk Milleti esasına göre bir örgütlenmedir ve medeniyet dairesi içindedir.
Ama medeniyet ateşi bu sefer "insan esası"na göre örgütlenmeye gidiyor. Nasıl Osmanlı yeni medeniyet ateşine ayak uyduramadığı için mahvolup gittiyse. Yerine Türk Milleti esasına dayalı bir yapılanmayla ayakta kaldıysak, şimdi de insanoğlu "insan esası"na göre bir örgütlenmeye gidiyor.
Avrupa Birliği ve ABD bu tip örgütlenmelerin ön denemeleri durumunda. Birliktelikler ne kadar insan esasına göre olsada sonuçta bir dil konuşulacaktır. O topluluk zaman içinde o millet olacaktır. 50 yıl sonra en fazla 5-10 dil arasında dil konuşulacağını uzmanlar söylemektedirler.
Biz medeniyet ateşine ikinci kez maruz kalmamak için "insan esasına" göre örgütlenmeyi zaten bünyemizde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Bu yeni medeniyet ateşine uygun felsefemiz "Atatürk Milliyetçiliği Felsefesi"dir. Bu ideal Atatürk'ün millet kavramından hareketle Türkiye Türkçesinin konuşulduğu bir Türk devletleri toplulukları ve Türk Milletinin asil şemsiyesiyle diğer unsurların barınması.
Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetini kurarken açıkladığı millet kavramı yeni çağın "insan esası"na göre örgütlenmeninde temelini oluşturmaktadır. "Atatürk Milliyetçiliği" deyimine ben bu idealden bakıyorum.
Şimdi Atatürk'ün millet tanımıyla devam etmek istiyorum.
"b. Bugünkü Türk Milleti siyasî ve içtimâî camiası içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, Birkaç düşman âleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü, bu Millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.
Ayrı ve birçok topluluklara (Cemiyetlere) mâlik olduklarını iddia etmiş ve bu yüzden Türklerle birleşip bir millet teşkil etmemiş olan Araplar- hem de dinlerini kabul ettiğimiz halde- acaba bugünkü esaretlerinden memnun mudurlar? "
Kaynak yukarıdadır.
Bu kısmına özellikle dikkat çekmek istiyorum.
"Araplar- hem de dinlerini kabul ettiğimiz halde- acaba bugünkü esaretlerinden memnun mudurlar? "
Asil Türk Milletinin mensubu olamamalarının acılarını çekiyorlar araplar bugün. Geleceği gören ve bilen lider budur.
Kürtler bu mensubiyetin kıymetini bilemiyerek arayışlar içine girmektedirler ama bugüne kadar varlıklarını asil Türklük ruhuyla koruduklarınıda bilmemektedirler.
Barzani gibi vatanını satarak vatan sahibi olmaya çalışan ve bebek katili bir insanı lider olarak görebilen insanlar asilliği ve geçmişi olmayan maceralardır ve mahvolmaya mahkumdur.
Asil Türklük ruhunun bulunduğu "Atatürk Milliyetçiliği Felsefesi" çevresindeki geniş coğrafyayla "insan esası"na dayalı yeni oluşacak medeniyet dairesinde örnek teşkil edecektir.
16. Bugünkü durumu dünya ölçüsünde değerlendirmek istersek şöyle bir sonuca varabiliriz. Yirminci yüzyılın başlarında, geri kalmışlıktan kısa bir sürede kurtulmak isteyen sosyalist ülkelerdeki devrimlerin, çağdaşlaşma amacının ötesine giden aşırılıklar yüzünden bir çıkmaza saplanması gibi, doğruca çağdaşlaşma amacıyla yapılan Türk devriminin de, bu kez politikacıların yetersizliği yüzünden başarısızlıkla sonuçlandığı söylenebilir. Buna göre Türkiye'nin olağanüstü bir silkelenişle, bir anlamda hemen hemen bir geri dönüş yaptıktan sonra, yeniden çağdaşlaşmaya yönelmesi gerekiyor. Bu olağanüstü silkelenişi gösterememesi durumunda Türkiye'nin geleceği ne olabilir? Uzak ya da yakın bir gelecekte bütün toplumların tek bir dünya toplumu içinde erimesi ve bu toplumun bütün üyelerinin tek bir çağdaşlık düzeyinde birleşmesi beklenebileceğine göre, o uzak ya da yakın gelecekte Türkiye'nin yerinin ne olacağı biçiminde bir soru gereksizdir. Bütün sorun, o noktaya doğru ilerlemekte olan uygarlık kervanında Türkiye'nin yerinin nerede bulunacağıdır? Türk toplumu silkinip devrimlerini yeniden uygulamaya koyabilirse BU KERVANIN ÖNCÜLERİ ARASINDA YER ALACAK, bu silkinmeyi gösterememesi durumundaysa öncülerin yedeğinde sürüklenerek ilerleme biçiminde bir yazgıya boyun eğmekten kurtulamayacaktır.
Alınan kaynak; İnançtan bilgiye-Vehbi Hacıkadiroğlu
Daha yukarıdaki yazıda da hocamız Ord. Prof. Reşet KAYNAR'ın belirttiği Atatürk devrimleri için kullandığı Atatürkçü halkçılık,Atatürk milliyetçiliği,Atatürkçü laiklik, Atatürkçü devletçilik" gibi deyimlerle açıklanan, Atatürk Milliyetçiliği Felsefesini hayata geçirebilirsek "insan esası"na dayalı yeni medeniyet ateşinden kendimizi koruruz. Medeniyet ateşi bizi yakmaz ve ısıtır. Benim kanaatimce de doğru felsefe budur. Bu felsefeye dayalı strateji ve bu stratejiye hizmet eden taktikler geliştirmeliyiz.
17. "Bu eşsiz kahraman Türklüğün mukadderatını ele alacak olan bir dehadır. Zira Çanakkale Boğaz harbinde malzemece üstünlük bizdeydi. Fakat iradece üstünlük Mustafa Kemal'de olduğu için yenildik."
İngiliz Bahriye Nazırı Churchill
18. TÜRK HUMANİZMİ
Prof. Dr. Suat Sinanoğlu
.........Gerçekten, önyargılardan sıyrılmış olmak koşulu ile, Avrupa ve Kuzey Amerika'nın toplumsal, siyasal, eğitimsel ve kültürel kurumlarına bir göz atmak bile, onların temelinde hıristiyan düşüncesinin değil, Yunan dünyasından kaynaklanan hemen hemen bir zihin özgürlüğünün bulunduğunu görmeye yetecektir.......(sayfa 9)
.......Gerçekten, batı uygarlığını öbür uygarlıkların yapısından ayıran özellik, onun temelinde bulunan tam bir ruh özgürlüğü idi; bu özgürlük sayesinde batı dünyası (öbür kültür dünyalarından burada da farklı olarak) ereklerini kendi dışında aramıyor, kendi özü içinde bulunan ve hiç değişmeyen bir amaç, insanın doğal yeteneklerini özgürce geliştirme amacını güdüyordu........(sayfa 10)
(Atatürk'ün başlattığı devrimleri kasdeterek devam ediyor.)
..... Türkiye'de bu bu düşüncelerin sonucunu göz önünde tutan bir eğitim sistemi kurulabilirse, Atatürk devriminin insanlık için sürekli bir kazanç oluşturacağı, Atatürk'ün de tarihin göğünde birden görünen ve hiç iz bırakmadan kayıp yiten yıldızlardan biri olacağı böylece anlaşılmış oluyordu; aynı zamanda ülkenin geleceği inanca altına alınacak; üstelik Türk ihtilali insanlığın fikir tarihinde yeni bir aşamayı başlatacaktı: Türk hümanizminin batılı olmayan toplumlara- çağdaş teknolojiye sahip çıkma ve batılı kurumları taklit etme sayesinde- bağımsızlıklarını koruyabilmenin ötesinde, uygar evrenin insanlık için daha iyi bir yaşam sağlama çabasına nasıl katılacağını öğretme durumunda olduğı, insanlığın manevi tarihinde yeni bir atılım dönemine geçiş oluşturduğu ortadaydı.
Ama bu atılıma götüren fikir akımına evrensel hümanizm de denebilirdi; çünkü batılı olmayan uluslar, Atatürk devrimini örnek alan ve, hiç olmazsa biçimsel olarak, anayasal yoldan, zihin özgürlüğünü amaçlayan bir temel ihtilali gerçekleştirdikten sonra, insancıl değerler sistemini özümseyebilirler ve - evrensel ölçüte dönüşen - bu sistemi elde ettikten sonra, tüm edebiyatlarını, tüm tarihlerini, tüm zihniyetlerini yeniden değerlendirebilirlerdi; böylece yeryüzündeki bütün uluslar hümanist biçimlenimin ortak paydasına indirgenmiş olurdu.........(sayfa 11)
Alınan kaynak- Türk humanizmi- prof. Dr. Suat Sinanoğlu-Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara-'.baskı-1988
19. ...... eleştiri yeteneğinden yoksun ve belli dokunulmaz dogmaların esiri olan zihniyetlerini atmak olanağını bulmadıkça, batılı olmayan toplumların bugün içinde bulundukları bunalımdan kurtulmaları olası değildir. Şu halde bugünkü bunalımın sona ermesi daha başka, çok karmaşık nitelikte bir sorunun, batılı olmayan toplumların bugüne kadar hiç dikkate almadıkları bir temel sorunun çözümlenmesine bağlıdır.
İnsan, yaratılışı itibarıyla soyut düşünceden çok somut gerçeğin etkisine açık olduğundan, batılı olmayan toplumların yalın, yalın olduğu kadar temel bir sorunun ve bu soruna bağlı bütün öbür sorunların çözümlenmesine zorunlu bir önkoşul oluşturan bir hakikati kavramaları belli bir süre istiyecektir. Hakikat şudur: insanın oluşturduğu ve örgütlediği toplumsal evren, onun iç evreninin dış görüntüsünden başka bir şey değildir; bu nedenle çağdaş uygarlığın, insanı kötü raslantıların darbelerinden, hastalıklardan, doğanın kaba güçlerinden, ilişki kurmak zorunda olduğu soydaşlarının keyfi davranışlarından korumakta gösterdiği büyük başarının nimetlerine bir gün kavuşmak istiyorlarsa, batılı olmayan insanlar, bu uygarlığı yaratan insanlardaki zihinsel ve ahlaksal biçimlenimi olduğu gibi benimsemek zorundadırlar.
Türk toplumunun bugün karşılaştığı kültürel sorun ayrıntılı bir biçimde incelenirse, ileri sürülen savın doğruluğu ortaya çıkacaktır. Gerçekten Türk toplumu, batılı olmayan toplumlar arasında, Atatürk'e borçlu olduğu dikkate değer bir evrim düzeyine erişmiştir; çünkü Atatürk devrimi ona düşüncelerin özgürce ifade edilmesi için gerekli olan temel özgürlükleri sağlamış ve böylece, yanlızca yeti halinde bile olsa, bu ülkede zihin özgürlüğünü kurmayı başarmıştır.(sayfa 30)
Alınan kaynak- Türk humanizmi- prof. Dr. Suat Sinanoğlu-Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara-2.baskı-1988
20. TÜRK HUMANİZMİ, BATI HUMANİZMLERİNİN BİR İLERİ SAFHASIDIR.
..... Türk humanizmi, Avrupa'nın büyük düşünce akımlarının tersine, kaynağını yanlızca klasik evrenden değil, batı dünyasının bütününde, yani Yunan ve Roma aşamalarından başka İtalyan, Fransız, İngiliz ve Alman aşamalarını da kapsayan bir evrende bulur. Ne kadar kusursuz olursa olsun bu evren onun için taklit edilecek bir örnek değil, somut ve tarihsel hatlarıyla incelenmesi gereken insanlık deneyiminin tümüdür; Türk humanizmi, onun fikirsel değerlerini kendi açısından araştırmak ve bunlardan manevi biçimlenmesi için yararlanmak durumundadır.
Ana düşüncenin bu olduğu anlaşılıyor. Geri kalan bundan doğan sonuçlardır; bununla beraber, görüldüğü gibi, bu sonuçlar son derece önemlidir. Netekim bunlardan biri doğu-batı çatışkasının ortadan kalkmasıdır. Bir başka sonuç taklitçilik kavramının kalkıp yerine batılı olmayan toplumların insanlığın manevi evrimine katılmaya sürüklenmeleri kavramının geçmesidir. Aynı biçimde, değeri mutlaklık ölçüsünde tanınan batı düşüncesinin olası bir zenginleşmesi de bu sonuçlardan biridir. Ve nihayet sonuçta -insan aklının bir fethi gibi görünen- tarihsel bilincin tarih, gelenek, din ve dil bağlarının yerine geçme görevini yüklenmesidir; bu bağlar Avrupa evrenini Yunan-Roma evrenine bağlayan; böylece insanoğlunun manevi evrimini başlatan bağlardır.
Şu halde Türk humanizminin kuramsal doğrulaması batı dünyasının, görelilik düzeyinde değil, mutlaklık düzeyinde değerlendirilmesini, onun ilerliyen insanlığın edindiği deneyimin tek sahibi olarak görülmesini ister. Batı dünyasının batılı olmayan toplumlarca tanınmasını zorunlu kılan tek koşul budur. Bu zorunluluk aynı zamanda Türk humanist hareketinin var olma nedenini oluşturur ve, dolayısiyle, onun zorunluluk niteliğini ortaya koyar.(sayfa116)
Alınan kaynak- Türk humanizmi- prof. Dr. Suat Sinanoğlu-Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara-2.baskı-1988
21 ... Red, yalnızca ortaçağ zihniyetinin ve bu zihniyetin ürünlerinin, yani toplumsal düzenin, teokratik rejimin reddi değil, bu ruhun gelişmesine elverişli ortamı yaratan manevi evrenin, yani fikirden yoksun edebiyatının, yaşamdan kaçan dekoratif sanatının, yaşamdan usancı ve yazgıya boyun eğişi dile getiren müziğin bir yana bırakılmasıdır. Devrim -islam ülkelerinde, eski ile yeni arasındaki çatışma, hemen hemen dinsel ruhla yenilik ruhu arasında süregelen bir çatışmadan ibaret olduğu için- kısaca laik diye adlandırabileceğimiz düşüncenin benimsenmesidir. Bundan başka, devrim laikliğin kaçınılmaz sonuçlarının hepsinin kabulüdür. Bu sonuçlar ise, hiç te, sanıldığı gibi, dinsel düşüncenin siyasal yaşama el atmasını önlemekten ibaret değilidir.
Gerçekten bir devlette laikliğin güvence altına alınması, toplumun laik bir zihin yapısına sahip olması ile sağlanabilir. Oysa laikliği gerçekten benimseyen bir toplumda, dinsel inançlar siyasal yaşama karışmamakla kalmaz; din düşüncenin, bilimin, sanatın özgürce gelişmesini engelleyecek her türlü davranıştan kaçınmak zorundadır; ayrıca o, devlet adamının, bilginin, aydının, herhangi bir vatandaşın kendi hareketlerinin hesabını topluma dinsel ve dogmatik özde olan eski değerler sistemine göre vermek zorunda kalmaması için, ya da, buna zorlanırsa, kendini temize çıkaramama durumunda eski zihniyete tehlikeli ve onarılması olanaksız ödünlerde bulunmasının önlenmesi bakımından, vatandaşla toplum arasındaki ilişkileri etkilememek zorundadır.
Laik açıdan bakılınca, Atatürk devrimi doğunun mistik ya da dogmatik, ama her halde akılcı olmayan zihin yapısından kaynaklanan değerler sisteminin reddi, akılcı ve insancı temellere dayanan yeni bir değerler sisteminin kabulü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yoruma göre, Atatürk devrimi, tarihe geçen ihtilallerin en geniş kapsamlısı, en derine ineni, en radikali ve en hayranlık uyandırıcısı olarak belirmektedir. Atatürk dehaların en büyüğü; eseri, bir tek kişinin gerçekleştirebileceği eserlerin en yücesidir.
Devrim olaylarını, oluştukları pragmatik alandan ve bugün anı olarak yaşadıkları duygu alanından çıkarıp, değerlendirmelerinin yapılacağı fikir alanına yükseltecek olan, işte bu akılcı ve insancı sistemdir. Türk toplumunu bu durumdan kurtarıp, kuşkusuz daha elverişli ancak eskisi kadar durağan bir duruma getirmeyi değil, ona sonu gelmeyecek bir evrimi başlatacak ilk hareketi sağlamayı amaçlayan bir ihtilal yalnızca bu sistem içinde değerlendirilebilir. Çünkü evrim fikrinin, sözü edilen değerler sistemine varlık kazandıran batı düşüncesinin dışında var olabileceğini düşünmek bile olanaksızdır.
Böylece, Türk toplumunun çözmek durumunda olduğu kültür sorunu ana çizgileri ile ortaya çıkmış oluyor. Sorun şu terimlerle dile getirilebilir: eski skolastik zihin yapısının üstesinden gelebilecek tek güç, humanist kültürdür; bu kültürün ülkemizde doğup gelişmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü, öğretimde doğal ve matematik bilimlere geniş yer veren bugünkü eğitim sistemi eski zihniyetin köklerini sökmeyi başaramamıştır; onun bütün yapabildiği her biri el sürülmez birer auctoritas olan ve islam evrenini egemenlik altında tutan ulemayı tahttan indirip yerine Larousse du XX. siecle'i geçirmek olmuştur.
Türk toplumunun geleceği, laik düşünceyi ülkenin toplumsal ve kültürel yaşamında egemen kılmaya bağlıdır: devrim ilkelerinin ve devrimci kurumların ülkemizde sürekli ve sağlam bir inanca altına alınabilmesi bu koşula bağlıdır. Toplumun zihninde laik bilincin yer etmesi, devrimin aldığı yolun bugünkünden çok daha iyi bir biçimde aydınlanmasına olanak sağlayacaktır; bu da, yeni bir yola giren Türk toplumunun sürekli olarak karşısına çıkan sorunları çok daha çabuk ve yanılmazlıkla kavramasına izin verecektir. Bu durumda toplumumuzu manevi alanda yeni ve daha büyük aşamalara ve insanlığın evrimi yolunda daha ileri bir noktaya götürecek olan yeni bir dizi toplumsal ve insancıl ideallerin filizlenmesi beklenmelidir.
Bugün yalnızca bir hayal olarak görünen, dinsel düşünce ve kurumlarda büyük bir reform hareketinin başlaması Türk toplumunda laiklik bilincinin yer etmesi ile ileride olanak kazanacağından kuşku duyulmaz. Reforma bizzat din adamlarının önayak olmaları da olasılık dışı değildir; bu durumda din adamları dinsel inançla yeni laik düzen arasında uyumu kurmak zorunluluğunu duymakta gecikmeyeceklerdir.
İslam toplumlarını ve, genellikle, batılı olmayan toplumları, çoğunlukla dinsel temellere dayanan ve her halde eleştiri ruhundan yoksun olmaları nedeniyle, dokunulmaz bir niteliğe sahip olan geleneksel değerlerini yeniden gözden geçirmeye yöneltebilecek tek güç humanist eğitimidir. Bu gözden geçirme Avrupa'dakinden farklı olmayacaktır; Avrupa'da din adamları, humanizmi ve uyanış çağını izleyen yıllarda, yenilenme gereksinimini duymuşlar ve, Reformun ister yanlısı, ister düşmanı olsunlar, humanist düşünceyi değişik ölçülerde kabullenmek zorunda kalmışlardır.....
......Batıda hıristiyanlıkla humanizm arasında kurulduğuna tanık olduğumuz uyuşmaya benzer bir anlaşmanın islam düşüncesi ile humanist düşünce arasında kurulmasından bir dizi sonucun çıkması doğaldır: her şeyden önce, Türk toplumu kendi pratik etkinliği ile- ahlaksal özgürlük ilkelerine ve anlamının geniş kapsamı ile kavranılan dignitas hominis ilkesine dayanan- yeni iç evreni arasında tam bir uyuşum kurulabildiğinin; ayrıca kendini yeni girişimlere, yeni ve daha büyük eserler yaratmaya yönelten bir enerji kaynağının kendi içinde oluşmaya başladığının farkına varacaktır. Kişi, günlük etkinliğinin yeni insancıl değerler sistemi içinde manevi ve ahlaksal bir değer kazandığını görecek, bununla kendine olan güven artacak ve- her insanın, çoğu zaman haksız yere de olsa, duyduğı- kendine saygının boş bir duygu olmadığına inanacaktır. İç denge, kendine güven, kendi kişiliğinin ve yeni yaşam bilinci onu dünyaya dönük etkinliğe o güne kadar duymadığı bir ilgi ve coşku ile itecektir.
Çünkü toplumları düşünce, bilim, sanat ve toplumsal ve siyasal düzen alanlarında ilerleten bu sevgi ve bu yaratıcı coşkudur.(sayfa 75)
Alınan kaynak- Türk humanizmi- prof. Dr. Suat Sinanoğlu-Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara-2.baskı-1988
22. ....Şu halde eğer Türkiye, her şeye rağmen, Japonya dahil, diğer batılı olmayan ülkelerden değişik bir nitelik sergilediği kanısını uyandırabildiyse, bunu bugüne kadar gerçekleştirdiği eserlerden çok, bizzat batı uygarlığının özünü benimsemeyi amaç edinen radikal eyleminin içinde saklı duran evrim gücüne borçludur; ve, bundan daha önemli olmak üzere, bu özün ne olduğunu kendisi ortaya koymak durumundadır. Gerçekten teokratik bir ülkeyi çok kısa bir süre içinde demokratik ve laik bir ülke haline getirmeyi başarmak, dogmatik değerleri bir çırpıda ve toptan atıp akılcı ve insancı değerlerle değiştirmek tarihte eşi görülmemiş radikal bir harekettir.
İşte batılı olmayan topluluklar, bu açıdan, Türkiye'ye oranla geri bir aşamada bulunuyorlar, çünkü onlar geleneksel bir sonucu olan zihinsel ve manevi sınırlılıktan henüz tam ve kesin olarak kurtulmuş değillerdir. Onlar her şeyden önce ve kararlılıkla temel özgürlükleri kurmak zorundadırlar, çünkü başka türlü Atatürk devrimini değerlendirmeye elverişli ortamı kendi içlerinde yaratamazlar; Atatürk devriminin değeri ve anlamı anlaşılmadıkça da bizzat kendi amaçlarını benimsemelerine ve gerçekleştirmelerine olanak yoktur. Bu toplulukların Türkiye'den örnek olarak alacakları şey, teknik ya da toplumsal düzen alanındaki başarılar değildir(bunun çok daha olgun örneklerini batıda bulabilirler.); Türkiye'den alınacak örnek, onun kurtuluş savaşından yeni bir fikir akımını yaratarak ilkeleri çıkarmasını bilmiş olan radikal yenilik ruhudur.
......Şu halde batılı olmayan toplumlar, önce, Türk humanist uyanışının başlangıcını oluşturan Atatürk devrimini örnek alarak, temel özgürlükleri, yani laiklik, demokrasi ve özgürlükçü eğitim ilkelerini benimsemek, sonra da, bu ilkeler sayesinde, humanist değerler sistemini benimseme çabasına girişmek zorundadır. Çünkü insanlık kavramına, insanlığın gerçekliği ve idealliği kavramlarına erişmiş bulunan ve onun amaçlarını ve maddi-manevi ilerlemesinin zorunluluklarını iyi bilen bu dinamik zihin yapısını sağlayan yalnızca humanist değerler sistemidir.(sayfa 170)
Alınan kaynak- Türk humanizmi- prof. Dr. Suat Sinanoğlu-Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara-2.baskı-1988
23. batılı toplumlar,... her şeyden önce laik olmak zorundadırlar; bu yüz sonsuz ruh özgürlüğünün yüceliğini, Yunanlıların bulup ortaya koydukları ve batılı toplumların ana çizgileri ile korumuş oldukları hali ile yansıtmalıdır.
Şu halde batılı toplumlar, uygarlıklarının laiklik niteliğini daha derin bir bilinçle belirtmek zorundadırlar. Çünkü laiklik batılı uygarlıkların kaynağında vardır ve bugün yadsınamıyacak bir gerçek olarak ortada durmaktadır. Batılıların toplumsal, hukuksal ve siyasal düzen anlayışları öz bakımından laiktir; düşün, sanatsal yaratma ve bilimsel araştırma alanlarında kurdukları özgürlükte bu laik anlayışın ürünüdür.(sayfa 167)
Alınan kaynak- Türk humanizmi- prof. Dr. Suat Sinanoğlu-Türk Tarih Kurumu Basımevi-Ankara-2.baskı-1988
24. 3 Kasım 1928'de TBMM'de kabul edilen Türk alfabesi, felsefi bir terimle söylememiz gerekirse Türk aydınlanmasının ilk belirtisi oldu. Bir yıl sonra okullardan arapça ve Farsça dersleri kaldırılıyor, 1930'larda "encümen" çalışmalarıyla başlayan Türk Tarih Kurumu veTürk Dil Kurumu, Türk aydınlanması içindeki yerlerini alıyordu. 1 Kasım 1936 tarihinde yaptığı Meclis'i açış konuşmasında Atatürk'ün, bu çalışmaları nasıl değerlendirdiğini görüyoruz: "Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu'nun, her gün yeni gerçek ufukları açan, ciddi ve sürekli çalışmalarını övgüyle anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun tarihimizin ve dilimizin karanlıkları içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını, reddolunmaz bilimsel belgelerle ortaya koydukça, bunların yanlız Türk ulusu için değil bütün bilim dünyası için de, dikkatleri çeken ve uyanmayı sağlayan, kutsal bir ödev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim.".....
....."Felsefi planda, Türk Devrimi'nin temelinde sistemleştirilmiş bir pozitivzm mevcuttur."
Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı "kültür milliyetçiliği" olarak değerlendirilebilir. Başlıca özellikleri, "mistik" değil "realist", "doğmatik" değil "rasyonalıist" oluşu ve "irredentisme"e yer vermeyişidir. Öte yandan, Atatürk öğretisinin temel taşı olan laiklikle bütünleşme halinde bulunduğu için de, yaygın milliyetçilik anlayışına aykırı olarak "din" faktörü Atatürk milliyetçiliğinin dışında bırakılmıştır. Ayrıca, "ırk" faktörü de bu milliyetçilik anlayışının dışında bırakılmıştır.....
Alınan kaynak;
Atatürk'ü anlamak ve tamamlamak-Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil-yenigin haber ajansı-kasım 1998
|